28 Kasım 2008 Cuma

Kaybolan Şehir Erzurum


Taner Özdemir'in "KAYBOLAN ŞEHİR ERZURUM" adlı eserinden:

Erzurum, Camii-Kebir Mahallesinin bir başında Osmanlıdan kalma Lala Paşasıyla, diğer başında Anadolu Selçuklularından kalma Çifte Minareleriyle, ortada Saltuklulardan kalma Ulu Camiiyle ta ötede Romalılardan kalma Kalesiyle dimdik ayaktadır. Eserler adları ile yaşarken kent ise günlük koşuşturmaların peşindedir. Hayat rutin olarak akıyor kimsede bu eserlerin anlamını pek idrak edemiyor. Halbuki o taş yapıların biz insanlara söyleyeceği ne kadar şey vardır....

GÖLBAŞI:

Erzurum bir zamanlar çeşit çeşit kuşların olduğu doğal güzellikleri ile dillere destan olan bir göle sahipti. Gölbaşı semti ismini bugün olmayano gölden almaktadır. Dumlu taraflarına gidenler yolda gölün varlığını gö-rebilir, bazı kuşların uçuşlarına şahit olabilirler. Göl yabancı bütün sey yahların eserlerinde yerini almıştır...........R.Curzon Erzurum'da kaldığıbir yıl müddetinde Erzurum ve civarını tanıma imkanı bulan Curzon'unen fazla hayranlık duyduğu görüntü Erzurum ovasının ortasında 4 millikbir alanı kapsayan sazlık olmuştur.......... Erzurum'a gelen bir başka seyyah olsn Creazm ise 1843 yılında göl ile ilgili şu bilgileri vermektedir.Erzurum Ovasında kuşların cinsi itibariyle çokluğunu gözleri ile görmeyen inanmaz..... suyun civarı rengarenk kuşlarla doludur. Onlardan toprağınrengi görülmez. Ne kadar yabancıyız değilmi yukarıda söylenene. 1950yılında sazlık kurutulmuş kuşlar ise göçmüştür. Bizlere ise bugün Erzurum'da yalnızca bolca karga kalmıştır........ Erzurumlu elleriyle tarihi yıktı ve tabii güzellikleri hoyratca tüketti.

FİL GEÇTİ KÖPRÜSÜ:

Bin dört yüzlü yılların başında Osmanlı devleti ile Timur arasında ilişkiler bozulmaya başlar.Timur İle Beyazıt arasındaki karşılıklı atışmalar havanın iyice sertleşmesine neden olur ve sonunda iki tarafta da savaş kararı alınır. Çubuk ovasında1402 yılında Ankara Savaşı ile Os-manlı Timur'a yenilir ve fetret devrine girer. İşte bu savaşa giden Timur'un geçtiği mekanlar-dan biridir Dere Mahallesi. Timur ordusundaki fillere çok güvenir bakımlarına özen gösterirmiş. Erzurum'a gelen Timur ve Ordusu dereyle karşılaşınca filleri karşı tarafa geçirmek için bir köprü yapılmasına karar verilir. Köprü yapılır ve filler köprüden geçer. Böylelikle o tarihten sonra adı fil köprüsü olarak kalır. Zamanla dere kapatılınca köprüde unutulur gider. Köprü uzun bir zaman sadece isim olarak kalır zihinlerimizde kimse onu günyüzüne çıkarmayı düşünmez ta ki beledi-yenin iki binli yılın başında Dere Mahallesi ile Çaykara'yı birleştirine kadar. Eski köprü gün yüzüne çıkarılır tarih yeniden canlanır diye düşünürken yanıldığımızı çok kısa süre sonra anladık. Köprünün bütün eski neyi varsa üzerine beton dökülmüş ve köprü kapatılmıştır. Bir tarih daha göz göre göre yok olmuş, bu duruma kimsede dur dememiştir. Bugün yeni yapılan köprüye Filgeçti köprüsü adı verilmiştir ama bu yeterlimidir bilmem? Köprünün ne başında nede sonundaona niçin bu ismin verildiğini gösterir bir tabelanın olmaması da başka bir soru.

FİL KÖPRÜ MEZARLIĞI:

Daha önce mevcut mezarlıklardan birisidir. Kaynaklardan öğrendiğimize göre bu mezarlığın sınırı şöyle imiş. Doğuda Murat Paşa Camii önünden geçen Murat Paşa Caddesi, batı ve güney taraflarında büklüm yapan Naip Sokak, kuzeyde ise Fil köprüsünden Erzincan kapıyı ayıran cadde ile sınırlandırılmıştır. Bu duruma bakılırsa bu mezarlık diğerlerinden çok evvel yok edilmiştir. Cumhuriyet İlk Öğretim Okulu bu mezarlık alan üzerinde inşa edilmiştir.

DERE MAHALLESİ:

................. Günümüzden 40-50 yıl öncesine kadar şehir merkezinden, suların şırıl şırıl aktığı iki dere vardı. Çaykara ve Taşmağazalar dereleri diye adlandırabileceğimiz bu iki akarsu yatağında,bir çok köprü ve değirmen bulunurdu. Bahar olupta sular çoğalmaya başlayınca bu derelerde çok sayıda insan ve hayvan telef olurdu. Palandöken dağlarının doğu taraflarından gelen sular, Dabakhane çeşmesi civarında birleştikten sonra büyük bir akarsu görünümünde Taşmağazaları geçip yoluna devam ederdi. Kayak tesislerinin doğusunda bulunan derelerden gelen sular da, Yenişehir girişinde birleşerek, yine büyük bir akarsu görünümünde Dere Mahallesi ve bugünkü Çaykara Caddesinden ovaya inerdi. Sadece Çaykara deresi boyunca 40 tane değirmen ve çok sayıda köprü vardı. Karasu nehri ve bahsettiğimiz derelerin suları Erzurum Ovasında bataklık ve sazlık alanlar oluşturmuştur. Adeta bir göl görünümünde olan bu alanlarda su samuru yetiştirilip derilerinden kürkyapılırdı. Sadece su samurundan değil daha bir çok hayvandan yapılan kürkler, bütün Osmanlı Ülkesinde meşhurdu. Padişahların giydiği kürkler Erzurum'dan gönderilirdi.

Derelerin, çeşmelerin çokluğu yabancıların da gözlerinden kaçmamış, her gelen yabancı kalemi eline alıp bu güzellikleri ya anlatmış ya da resmetmiştir. 1869 da gelen Thespyle Doyrelle Erzurum'da yükseklerden birçok derelerin indiğini, her birinin şehrin bir semtinden geçtiğini söyler. Üzerlerinde birçok küçük köprüler vardı. Binaalaneyh Erzurum'un bir çok sokaklarına pek hususi manzara verir diye söz eder. Dere Mahallesinde sağlı sollu binalar hızla yükselmektedir. Şu anda ERZURUM' un en hızlı yozlaşan mahallesidir. Tek damlı toprak damlar çok az kaldı. Onlarda bugün bölgenin görünümünü bozmaktadır. O alan tamamen yıkılarak bir kültür sitesine çevrilebilir. Bu yapılmazsa oraya da kısa sürede gök delenler dikilmesi an meselesi olur. Dere Mahallesi zamanla diğer mekanlar gibi çevreyi rahatsız ettiği için dere kapatılmış, dere sadece isim olarak kalmıştır. Mahalle dere yatağının kenarında tek katlı düz toprak damlar yıkılaraklarak yeniden oluşmaya başlamıştır. Son yıllarda alternatif yolların yapımı ve tünellerin açılmasıyla bölgenin önemi artmış, mahalle eski dokusunu kaybetmiştir. Saray Bosna Caddesi, modern binalar, mahalleyi hızla değiştirmiş eskiye ait bir çok değeride alıp götürmüştür. Erzurum'un en eski sabuhane ve sabuncuların mekanıydı bir zamanlar Dere Mahallesi. Bugün ne sabuncular var nede dereye çamaşırlarını yıkamaya gelen kadınlar. Sabunhane bugünkü Gazeteciler sitesininaltında yer almış. Buralarda "Kara Sabun" denilen yeşil renkli sabun imal edilirdi. Bizler şimdilerde sabunumuzu ve şampuanımızı dışarıdan getirerek yabancıların eline bakmaktayız. Ecdat sabunhanesini yapmış üretim gerçekleştirmişken biz ona sahip çıkamamışız. Elbette o gün kullanılan sabunları kullanalım demiyorum ama; acaba o tesisi geliştirip sektörü yenileyemezmiydik?

YAZICI ÇEŞMESİ:

1750 yılında düzgün kesme taştan yapılmış olan bu çeşme İbrahim Paşatarafından Erzurum'a kazandırılmış olan çukur bir çeşmedir. Çeşmenin üst kısmında onun üç yanını dolaşan bir çok saçak motifi vardır. Sivri bir kemere sahipdir. Orijinal kitabesi bugün bile üzerindedir. Oluk oluk suların aktığı çeşmenin akışında bir azalma olmamış günümüze kadar gelmiştir. Çeşme çeşitli dönemlerde tamir görmüş ve defalarca çevre düzenlemesi yapılmıştır.Çeşmenin suyu köşk civarından on iki temizleme kuyusundan geçerek gelir.

(NP'nün notu= Çeşmenin hemen yan tarafında Annemin evi vardır. Geceleri uyku arasında adeta çeşmenin akan suları ile türkü mırıldandığını sanırsın.)

DÖRT GÜLLÜ ÇEŞMESİ:

(Halk Dört Güllü Ahmet'de derdi) Çeşme üzerinde yer alan kitabeye göre 1743 yılında yine İbrahim Paşa tarafından yaptırılmıştır. Çeşme 1856 yılında Ahmet adında bir hayırsever tarafından tamir ettirilmiştir. Dört Güllü adı çeşmenin 4 yüzü olmasından gelmektedir. Erzurum'un diğer çeşmelerinden farklı bir yapıya sahiptir. Görünüşü kümbete benzemektedir. Erzurum'a has kesme taştan yapılmış olan çeşmede gri taşlar kullanılmıştır. Çeşmenin bugün yalnızca 1 yüzünden su akmakta olup diğer oluklar susmuştur. Çeşmenin kitabesi ve tanıtıcı bir levhası yoktur.

ŞABAHANE ÇEŞMESİ:

Çeşmenin soldan üçüncü kitabesinde yazdığına göre Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapıldığı anlaşılmaktadır. Yakup adında bir hayırsever yaptırmış, Hafız Feyzullah Efendi ise onarılmasını sağlamıştır. Çeşme birbirine bitişik olarak altı parçadan meydana gelmiştir. Hepsi de sivri kemerlidir. Kitabesi günümüze kadar gelebilen nadir çeşmelerimizdendir.

ŞEHİTLER MAHALLESİ:

Erzurum'da herhangi bir köye gidilirse o köyün sınırları içerisinde mutlaka şehitlik veya şehit mezarı vardır.

(NP.nün notu: Bugünde öğle değilmi, Doğu'da, Batı'da, Güney'de,Kuzey'de tüm Anadolu'nun her köyünde başında Şanlı Bayrağımızın dalgalandığı bir veya bir kaç şehit mezarı yokmu? Rabbim onlara rahmet etsin)

Tarihimizde bir çok savaş bu topraklarda meydana gelmiştir. Hangi mısrayı ezberlesem, hangi türküyü mırıldansam hepsinde bir hüzün,hepsinde bir gözyaşı, hepsinde bir yüreğin iniltilerini duyarım. Nereye ayak bassam, nereye kazma vursam hep vatan uğruna kahpece şehit edilen ecdadın kemikleriyle karşılaşırım, bir yanık hikâye dinlerim. Tıpkı Yanık derede olduğu gibi. Güneş tam varlığını hissettirince dereden bir yanık kokusu yayılır tüm vadiye. İşte o hüzün çöker yüreklere seferberlik anıları başlar dillerden dökülmeye. Hüzünlü bir ikindi günü Yanık Derede bulduk kendimizi. Aslında o gün destanlaşan kahramanlık mücadelesinin tanığı olan Mecidiye Tabyasına gitmeye karar vermiştik.....

......Mecidiye Tabyasına doğru tepeye yürüyerek çıkarken nefes alıpvermede zorlanıyor, arada mola veriyorduk. Yarabbi! O yetmişlik pirifaniler bu tepeleri nasıl çıkmış, zalim rus'u buralarda nasıl yenmişlerdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Karışık duygular içerisinde ayaklarımın altında şehrin o müthiş siluetini izliyorum.... Bir süre orada oyalandıktan sonra aşağıya doğru iniyoruz. Dağın dimdik yamaçları bizi hızla aşağı itiyor ve ittikce bizi Yanık Dere'ye yaklaştırıyordu. Yanık Derenin bu kadar yakın olduğunu ve şehrin yanı başında bu katliamın yaşandığını bilmediğimi anlayarak tarihimize ne kadar yabancı olduğumuza üzüldüm.... Dağın alt başına inince kendimizi bir caminin yanında bulduk. Tam karşımızda bir anıt ve tepesinde Ay Yıldızlı Şanlı Bayrağım dalgalanıyordu....Bu anıt neyin nesiydi, cami avlusunda abdest alıp ezanı bekleyen elli altmış yaşlarındaki başı dik, yüreği vatan aşkıyla yanan insanlarımızla karşılaştık. Selamlaştıktan sonra nerede olduğumuzu sorunca, aldığımız cevap karşısında şok olduk. Oğul! Yanık Dere'nin, yanık yüreklerin beldesinde Şehitler Mahallesindesin.

BAKIRCI ÇEŞMESİ:

1720 yılında yaptırılmış, 1992 yılında ise görünüşü değiştirilerek tamir edilmiştir. Çeşme III. Ahmet döneminde yaptırılmıştır. Çeçmede kullanılan taşlar dört köşe ve üzeri tırtıllıdır. Çeşmenin üst görünümü ovaldir. Çeşmenin dört lülesi vardır ve zamana inat hepside gürül gürül akmaktadır.

CENNET ÇEŞMESİ:

Suyunun tadından dolayı halk arasında Cennetten geldiğine inananılan çeşme Boyahane Hamamının tam karşısındadır. Çeşmenin orijinal hali bozulmuş olup kesme taştan yeniden yaptırılmıştır. Çeşmenin üç lülesi vardır. Çeşmenin hangi tarihte yapıldığı bugün bilinmemektedir. kitabesi sayısız tamirlerden birinde kaybedilmiştir. Evliya Çelebi Erzurum'a geldiğinde bu çeşmeyi görmüş ve ve gördüklerini Seyahatnamesine şu şekilde geçirmiştir. " Üçay havası gayet latiftir ki adam hayat-î cavidanı bulur. Suyu züla-li hayattır. Ata ve kadınlara suyu gayet faydalıdır. Cennetpungarı denen sudan temmuzda içen (vemin-el-mai külli şey'in hay)ayetini anlar.

(NP'nün notu= Ağustos 2008 de mubarek şehiri ziyaret ettiğimde Lala PaşaCamii altında Büyük Şehir Belediyesinin yer altı oto park kazıları sonucu çeşmenin sularının kaybolduğunu görmüş ve kahrolmuştum. Sonradan, geçenlerde Erzurum'dan aldığım suyun yolunu bularak tekrar lülelerden akması haberi beni sevindirdi. Mucize.. KAYBOLAN ŞEHİR ZATEN MUCİZELER ŞEHRİ DEĞİLMİ??)

AKPINAR ÇEŞMESİ:

Akpınar Çeşmesi Kadana Mahallesinde lülerinden hayat suyu fışkıran çeşmedir. Kırmızı kesme taştan yapılmıştır. Sivri kemerlidir. Kemerin altında mermer zemine yazılmış kitabesi vardır. İki lülelidir. Halk ağzında çeşmeye "AKPUNGAR" demektedir. Ramazanlarda ne kadar erken gidilirse gidilsin çeşmenin başında sürekli bir sıra mevcuttur. Testisini, güğümünü alan iftar suyu için buraya koşar. Sonradan tamir edilirken konduğu anlaşılan kitabesinde şunlar yazar: " Cömertlik gösteren keremkârın-Hemişe cud-û ihsan-i revan olsun- Harap olmuş iken bu güzelçeşmeyi ihya etti-Yüce Allah'ın huzurunda hemen kabul edilsin-İsa Güllü birisinin gelip Abdi tarihini-Aktı gel berrak su iç yanasın 1745

DEVELER ÇEŞMESİ:

Gül Ahmet Çeşmesi olarak'ta adlandırılır. Gül Ahmet adındabir hayırsever tarafından yaptırılmıştır. Düzgün dikdörtgen şeklindedir. Siyah taştan yapılmıştır. Sivri kemere sahiptir. Bir taş üzerinede kitabesi yazılmıştır. Çeşme üç lülelidir. Kitabe'de şu beyit yazılıdır:Bu sudan bir tas içince Hemen doldur testini Hayvanlarına su verenler Çabuk al badestini Çeşme eskiden develerin konaklama ve dinlenme yeri olduğundan develer buradan su içerlermiş. Bu çeşmeden akan su halk tabiri ile şordur. Mahallede bir evin altından gelir. İyi çay yapıldığı için yöre kahveleri çaylarını bu suyla demler.

KULOĞLU ÇEŞMESİ:

Güneş İlköğretim Okulu ile İsmet Paşa İlköğretim Okulu arasındadır.Kemeri kırmızı taşla örülen çeşmenin üstündeki kitabe zamana karşı duramayarak yok olmuştur.

SANSONCU BAŞI ÇEŞMESİ:

Çeşme Yukarı Mumcu Mahallesinde yer alan nadide açan çiçeklerden birisidir. Dikdörtgen planlıdır ve üç tarafını çevreleyen bir saçak vardır. Kitabesinden anlaşıldığı gibi 1805 yılında yapılmıştır. 3 satırdan oluşan kitabesinde şunlar yazar. Sahip-ül hayrat Ser saksaniyye-i Dergah-i Ali Mehmet Emin Ağa sene 1805

KIRK ŞEHİTLER:

Saat Kulesinin tam altında kalenin dış bedeninde zar zor belli olan bir mezarlık dikkatimizi çeker. Dualarımızı okur geçeriz. Burada yatan kimlerdir? Neden buraya gömülmüşlerdir? Kırklar namı verilen bu şehitlere Horasan Erenleri diyenlerde vardır. Kale kapısı önünde şehit düştükleri düşünülürse bunların kaleyi müdafaa ederken şehit oldukları kesindir. Bir rivayete göre gürcülere karşı kaleyi müdafaa ederlerken kalenin kapısında şehit düşmüşlerdir. Yahutta bir başka rivayete göre Harezmilerin Selçukilere mağlup olmalarından sonra burada kalan ve Büyük Alâeddin'in emrine giren askerlerdir, sonra Moğolların işgalinde kaleyi müdafaa ederek şehit olmuşlardır. Bir rivayete görede Hazreti Peygamber, Abiza Hazretlerini (Çifte Minareler karşısında meftun) Erzurum'u kurtarsın diye yollamıştır. Abiza Hazretleri ile birlikte Erzurum'a gelen Kırk Eren kaleyi kurtarırken şehit olmuşlardır. Hangi rivayet doğru olursa olsun önemli değil, ama şurası kesinki Onların şehit oldukları yer kalenin eski kapısıdır ve onların şehadetinden sonra o kapı kapatılarak şehitliğe dönüştürülmüş, kaleye şu anda girip çıkılan kapı açılmıştır. Ruhları şadolsun!

GÜMRÜK CAMİİ:

Emin Kurbi Mahallesinin girişinde, Köseömer Ağa Mahallesinin arkasındadır. 1717 yılında Hacı Bektaşoğlu Hacı Derviş İbrahim tarafından yaptırılmıştır. Cami tek kubbeli olup son cemaat yeri dört silindirik taş sütun üzerinde üç kubbeden oluşmaktadır. Cami tamamen düzgün kesme taştan yapılmıştır. Kubbe dıştan sekizgen bir kasnak üzerine oturtulmuşken, içten dört köşede yeralan tromplar üzerine oturtulmuştur. Tromplar ve kubbe tuğladan inşa edilmiştir. Caminin minaresi kuzeybatı köşesinde yer almaktadır. Minare tamamen kesme taştan inşa edilmiş olmasına rağmen sonradan ucunun yıkılması sonucu geçirdiği tamirlerde üst kısım tuğladan yeniden örülmüştür. Cami bir çok kez tamir görmüştür. Kıble ve yan taraflarındaki ana yapıdan farklı görüntüler bunu isbatlamaktadır. Gümrük Camii Erzurum'daki bir çok cami gibi savaşta yaralıların bakıldığı, tedavi gördüğü mahal olarak kullanılmıştır.

TAŞ CAMİİ:

Eskiden Gavurboğan Mahallesinde yer alan yapı bugün Emirşeyh Mahallesi sınırları içerisindedir. Tarihi Palandöken İlkokulu karşısında yer alır. Mabedin bir adı ise Hasani-Basri Taş Camiidir. Karakullukcu adıylada bilinen mabet H.1323 yılında yapılmıştır. Caminin etrafındaki eski binalar bugün yıkılarak çevresi açılmıştır. Caminin mimari yapısında dikkatimizi kullanılan farklı taşlar çekmektedir. Duvarların bir bölümü kırma taş bir bölümü ise kesme taştan yapılmıştır. Daha önce caminin bulunduğu yerde Karakulukcu Ömer Ağa'nın yaptırdığı harap cami yıkılarak, Cumazade Mehmet Efendi tarafından yeniden yaptırılmıştır. Caminin minaresi sağ tarafında olup tuğladandır. Caminin kitabesinda şunlar okunmaktadır.İlla La İlla La İlla La İnnes Salate Kanet Alel Müminine Kitaben Mevkuta Müzeyyen Bir Bina Kıldı Duası Müstecap olsun İbadetle Müzeyyendir Mesacid uzur ile olalım Hakka Sacid.