1 Temmuz 2011 Cuma

ILICA


Ilıca hayatımda önemli bir yer tutar. Babam o zamanki ismi Kaplıca olan Ilıca istasyonunda hareket memuru iken,  ilk okulu Erzincan Kapısında Cumhuriyet İlkokulunda okuyor ve ilk torun olarak Dedemlerin yanında kalıyordum. Onların sevgisi ve aşırı hoş görüsünün verdiği rehavet ile çakmak üzere iken dördüncü sınıf öğretmenim saygıdeğer insan Şükran Kürkcüoğlu Hanımefendinin önerisi ile Babam tarafından ve Dedemin muhalefetine rağmen;  Ilıca İlkokuluna nakledildim ve Ilıca hayatım başladı. İlkokuldan sonrada Erzurum Sanat Enstitüsünde okurken   beş yıl süresince de yaz tatillerinde şeker fabrikasındaki staj ile devam etti.

Çocukluğumda Ilıca demek: Su, sulak alanlar; sürü, sürü kazlar; bahçe, bostan, söğütlükler, kavaklıklar ve balıklar  demekti.

Son gördüğümde  artık olmayan dupduru bir çay; Pulur tarafından gelerek bir köprü altından çarşıyı kat eder, çermik bahçesinin yanından ve kiralık odaların arkasından geçerek istasyonun arkasına gelir,  Tarbasarların, Kopdağıların ve Cennetmekan Demokrat Ahmet amcanın evlerinin önünden  Gelingeldinin dibine gelir;   rayların altından  geçer ve istasyonun karşısı tarafında Aşkale yönüne doğru  rayları boylu boyunca takip ederdi.

İstasyonun solunda ve kayalıklar üzerindeki oturduğumuz lojmanın önünden geçen çayın akarkenki homurtusu ile söğütlerin hışırtısı odamızın içerisinden bile duyulurdu. Şimdi türünü bilmediğim balıklar vardı bu dupduru suda ve olta ile özellikle Ilıca’ya dışarıdan gelen asker ve memurlar tarafından  tutulurdu.

Bütün güzergahında çevresi salkım söğütlerle bezeliydi, istasyondan takriben 500-600 metre sonra da büyük bir un fabrikasını çalıştırarak Murat Çayına dökülürdü. Murat Çayına karıştığı yer ayrı bir güzeldi, un fabrikasının çevresi ise ayrı bir güzel. Benim Cennetimdi.  Cennet sözcüğünü duyduğumda hemen oraları gözümün önüne gelirdi.

İstasyonun ve lojmanın karşısı bütün ova bostanlıktı zaman, zaman sulaması çaydan arklarla alınan suyla yapılırdı. Bir defasında sulama esnasında yakındaki bostanların zıplayan minik balıklarla dolduğunu ve tesadüfen istasyonda olan  Yavuz Selim İlk Öğretmen Okulu (kapatılan  Pulur Köy Enstitüsü) öğretmenlerinden bir zatın alarmı ile  istasyondaki lojmanlarda oturan bütün çocukların  ellerimizle  minik balıkları çaya taşıdığımızı ve o andaki telaşımızı bugün bile hatırlarım.  Suyu azalan toprak arklar içerisinde karnı güneşte parlayan   balık kalmadıktan sonra  bugün bu yaşımda bile kulağıma küpe olan; yaptığımız işin önemini ve o minik balıkların yarına bırakacağımız ülkemizin zenginlikleri olduğunu dinledik öğretmen amcadan.

Bilim insanlarına göre yaşadığı ortama zarar veren iki tür canlı varmış; maymunlar ve insanlar.  Bugün Ilıca yok, çayları yok, söğütlükler yok, kavaklıklar yok, balıklar yok. Ilıca öyle, Erzurum öyle, Türkiye öyle, Dünya öyle. Hiçbir kuşak aldığını, aldığı saflıkta kendisinden sonrakilere aktaramadı. 

Yazık ki ne yazık!